Gece Evi Serisi

Türkiye 'deki en güncel Gece Evi forum sitesine hoş geldiniz!

Sitemizdeki anketleri oylamak ve başlıklara cevap yazabilmeniz için üye olmanız gerekmektedir.

Eğer üyeliğinizi aktif edemiyorsanız Perşembe-Cuma günlerini bekleyin. Her Perşembe ya da Cuma günleri aktif edilmemiş üyelikler yönetim tarafından aktif edilecektir.

Sitemizde iyi vakit geçirmeniz dileğiyle...

Forum Admini: Erdem Fierce
Gece Evi Serisi

Gece Evi Serisi Türkiye Fan Sitesi , Türkiye 'nin Gece Evi


    Kırmızılı Kadın

    Paylaş
    avatar
    vahşi viyola
    Hunted
    Hunted

    Mesaj Sayısı : 2360
    Kayıt tarihi : 30/01/10
    Yaş : 23

    Kırmızılı Kadın

    Mesaj tarafından vahşi viyola Bir Salı Ağus. 03, 2010 9:37 pm

    Gecenin koyu karasına dalıyordu kırmızılı genç kadının gözleri, gecenin karasında kayboluyordu... Bir isim bulmaya çalışıyordu hayata dair yaşadıklarına... Bir ad koymaya çalışıyordu karşısındaki savaşçı genç adama... Aylardır koyamadığı, belki de koymaktan çekindiği bir ad...

    Sesinin sesine değmesiyle sesinde kaybolmaktan korkarak çıkmıyordu telefonlara... Yine yazının ardına sığınıyordu, yine yazıya döküyordu kimliği belirsiz duygularını, paylaşmaya çekindiği korkularını, dizginleyemediği mantığını... Ruhu ve duygularının mantığıyla savaşındaydı yine... Yine kendinden kaçıştaydı, hayattan kaçıştaydı, savaşçı genç adamdan kaçıştaydı...

    Yine kendi kararsızlığının girdabında boğulmakta ve boğmaktaydı... Yine gelgitleriyle sürüncemelere akıtmaktaydı bu adsızlığı... Sözleri git derken kal demekteydi gözleri... Kimliği belirsiz duygularıyla çağırırken mantığıyla kovmaktaydı savaşçı genç adamı...

    Yine amansız, yine zamansız bir savaştı bu... Kaleleri düşmeye yüz tutmuş bir yaşam savaşının, sırtları birbirine dönük, umutları sönük askerleriydiler... Belki de onları birbirine bağlayan, ve yine onları birbirlerinden koparan bu kader ortaklığıydı... Belki de savaşçı genç adamın sevgi sandığı, kırmızılı genç kadının adlandıramadığı duyguları sadece bu ortaklığın getirisiydi...

    Yüreğinden ne sevgiler, ne erkekler geçmişti kırmızlı genç kadının... Kimisine aşkla bağlanmış, kimisine tutkuyla saplanmıştı... Kimisini sevgilerin en yücesi olan anne sevgisiyle sevip, sevdiğini çocuğu gibi bağrına basmıştı... Kimisini mantığıyla çağırmıştı... Kimisiyle ise başlangıçtan öteye geçememişti, her şans verişinde hayattan eksilmişti... Ama hepsinde insanlara güveni, aşka sevgiye inancı sarsılmıştı... Hayata ve aşka dair dirençliydi artık... Mantığının koruyucu kalkanları sarıyordu dünyasını... Ayakta kalan son kalelerini korumaya çalışıyordu mantığını kuşanarak....

    Bir an geçmişe kaydı düşünceleri, savaşçı genç adamın bir hastanenin soğuk duvarlarına çarpıp ona yansıyan, ve tüm ruhunu altüst eden sözleri çınladı yine kulağında... Keşke dedi... Keşke genç adamın dediği gibi yıllar önce karşılaşsalardı... Keşke genç adamın dediği gibi birbirleri için ilk ve tek olsalardı... Ama karşılaşamadılar... Ama olamadılar...

    Kırmızılı genç kadının savaşçı genç adama verecek, ona özel olabilecek hangi duygusu kalmıştı ki? Sevgiyi, aşkı, tutkuyu daha önce başkalarına vermemiş miydi? Başkalarıyla yormamış mıydı, tüketmemiş miydi duygularını? Yoksa en güçlü duygu savaşçı genç adamın dediği gibi alışkanlık mıydı? Alışkanlık mıydı insanları birbirine bağlayan? Yoksa şarkının dediği gibi ‘alışmak sevmekten daha zor’ muydu gerçekten? Bu yüzden mi sevgiden, aşktan, tutkudan daha güçlüydü alışmak?

    Kırmızılı genç kadın alışmıştı ona, onun varlığına... Hayatı, hayata dair olanları, hataları doğruları, günahları sevapları onunla paylaşmaya alışmıştı... Onunla savaşmaya, onunla bir olup hayatla savaşmaya alışmıştı... Alışamadığı bir tek korkularıyla ve gerçeklikleriyle yüzleşmekti... Alışamadığı imkansızlıklara göğüs germekti... Alışamadığı dağlar, denizler aşırı düşler şehrine ve savaşçı genç adama ulaşamama gerçeğiydi... Alışamadığı ve kurtulamadığı kendi mahrumiyeti, kendi mahkumiyetiydi...

    Hayattan bu kadar mahrum, hayata bu kadar mahkumken nasıl ad koyabilirdi savaşçı genç adama? Onu ve kendisini bu belirsizliğe, bu umutsuzluğa nasıl mahkum edebilirdi? Bunu yapmaya ne hakkı vardı? Özellikle kimliği belirsiz duygular yüzünden hali hazırda olan ve sımsıkı tutunduğu dostluğunu, dostunu kaybetmeye göze alabilir miydi? Yoksa en iyisi, en doğrusu hep ve sadece dost olarak mı kalmaktı?

    Dost kalmak, dostlukla gülümsemek... Savaşçı genç adamın dizlerine Kafka şahitken, kırmızılı genç kadın bir şapkanın altından gülebilecek miydi o zaman yine? Düşlerdeki savaşı dindirebilecek miydi? Dostluğu düşlerden koruyabilecek miydi? Yoksa düşler dostluğa galip mi gelecekti?

    Kırmızılı genç kadının kafası yine karışmıştı... Yine acımasız gelgitlerdeydi... Ve yine erteliyordu kararını... Yine cevapsız bırakıyordu savaşçı genç adamı...

      Forum Saati Salı Mayıs 22, 2018 8:09 am